James Joyce'un Ulysses'i, yalnızca okunmayı bekleyen bir roman değil, okuruyla birlikte yeniden kurulan büyük bir anlam dünyasıdır. Joyce, Dublin'de geçen tek bir günün içine insanlık tarihinin, Batı edebiyatının, dinlerin, mitolojilerin, siyasal mücadelelerin, gündelik hayatın ve insan zihninin yüzyıllara yayılan belleğini yerleştirmiştir. Bir şehrin sokaklarından insan bilincinin en mahrem bölgelerine, bir kahvaltı masasından Homeros'un destanlarına, bir gazete ilanından Shakespeare'e, bir şarkı kırıntısından İrlanda tarihine uzanan bu roman, edebiyatın sınırlarını değiştiren temel eserlerden biri olmuştur. Bu çeviriyi, eserin 2 Şubat 1922'de Paris'te Shakespeare and Company tarafından yayımlanan ilk baskısını esas alarak hazırladım.
Ulysses'in güçlüğü yalnızca uzun cümlelerinden, alışılmadık kelimelerinden veya bilinç akışı tekniğinden doğmaz. Asıl güçlük, Joyce'un hemen her sözcüğe birden fazla anlam ve çağrışım yüklemesindedir. Metinde sıradan görünen bir ad, Dublin'deki küçük bir sokağa, unutulmuş bir tiyatro oyuncusuna, eski bir şarkıya, tarihî bir olaya ya da başka bir epizotta yeniden karşımıza çıkacak önemli bir bağlantıya açılabilir. Bir cümle aynı anda Homeros'a, Shakespeare'e, Kitab-ı Mukaddes'e, Katolik ayinine, İrlanda siyasetine ve sokak argosuna seslenebilir. Joyce bazen bir sözü doğru biçimiyle aktarır, bazen bilerek bozar, bazen yanlış hatırlayan bir karakterin zihninden geçirir, bazen de iki veya üç ayrı kelimeyi birleştirerek daha önce hiçbir dilde bulunmayan yeni bir sözcük üretir.
Bu yüzden Joyce'un bilinç akışı, ilk bakışta öyle görünse bile, gelişigüzel bir çağrışımlar yığını değildir. Zihnin bir görüntüden ötekine geçişi; ses, koku, renk, kelime benzerliği, kişisel hatıra, suçluluk, arzu, korku ve tarihsel bellek aracılığıyla gerçekleşir. Bloom'un, Stephen'ın ve Molly'nin düşünceleri yalnızca kendi hayatlarını anlatmaz; onların zihinlerinden mitolojik kahramanlar, din adamları, hükümdarlar, savaşlar, filozoflar, besteciler, şairler, tıp terimleri, hukuk kuralları, astronomi bilgileri, reklam sloganları, halk şarkıları ve Dublin dedikoduları da geçer.
En eğitimli okurun bile bütün bu kişi, olay, eser ve kavramlara aşina olması beklenemez. Bir klasik filoloğun Dublin'in 1904 yılındaki sokak hayatını; bir İrlanda tarihçisinin bütün Katolik ayinlerini, tıp terimlerini ve müzik göndermelerini; bir Shakespeare uzmanının Yahudi mistisizmini, at yarışı dünyasını, popüler gazete ilanlarını ve dönemin sokak argosunu aynı ölçüde bilmesi mümkün değildir. Ulysses'te tanımadığımız bir adın, çözemediğimiz bir söz oyununun ya da anlamlandıramadığımız bir göndermenin önünde durmamız okurun yetersizliğinden değil, romanın olağanüstü genişliğinden kaynaklanır.
Çeviri sırasında karşımdaki temel mesele, İngilizce sözcüklerin yerine Türkçe sözcükler koymaktan ibaret değildi. Joyce'un kurduğu çağrışım ağını, ses oyunlarını, biçim değişikliklerini, yüksek ve bayağı dil arasındaki ani geçişleri Türkçede yeniden kurmak gerekiyordu. Metni bütünüyle sadeleştirmek, Joyce'un bilinçli olarak yarattığı pürüzleri ortadan kaldırmak ve bütün bölümleri aynı rahat Türkçeyle anlatmak, romanın asli yapısını yok etmek olurdu. Bu nedenle çeviride, anlaşılabilir bir Türkçe kurmaya çalışırken Joyce'un tuhaflığını, beklenmedik sözdizimini, dilsel cesaretini ve bölümler arasındaki büyük üslup farklılıklarını korumayı amaçladım.
Çünkü Ulysses'te her bölüm yalnızca yeni bir olay değil, yeni bir anlatım biçimidir. “Sirenler” müzik gibi ilerler; sözler, sesler ve ritimler birbirine karışır. “Tepegöz” kaba meyhane anlatısıyla destan, hukuk, gazete ve kutsal metin parodileri arasında gidip gelir. “Güneşin Sığırları”nda İngiliz düzyazısının tarihsel gelişimi, doğum ve dilin doğuşu çevresinde taklit ve parodi edilir. “Kirke” bir tiyatro metnine, halüsinasyona ve bilinçdışı sahnesine dönüşür. “Eumaios” bilerek yorgun, dolambaçlı, klişeli ve yer yer beceriksiz bir düzyazıyla yazılmıştır. “İthaka” insan duygularını soru, cevap, ölçü, katalog, matematik ve ilmihal diliyle anlatır. “Penelope” ise geleneksel noktalama işaretlerini neredeyse bütünüyle terk eden sekiz büyük bilinç akışı cümlesinden oluşur. Çeviride bu sesleri tek bir anlatıcı sesine indirgemek yerine, her bölümün kendine özgü ritmini ve dilsel kişiliğini korumaya çalıştım.
Joyce'un 1922 tarihli ilk baskısında roman I, II ve III olarak üç ana kısma ayrılmıştır; bugün yaygın biçimde kullanılan Homeros kökenli on sekiz epizot adı basılı metinde başlık olarak yer almaz. Okurun eserin yapısını daha kolay izlemesi için bu baskıda söz konusu epizot adları başlıklara eklenmiş, kitabın sonundaki ULYSSES SÖZLÜĞÜ ise romanın bir parçası değil, ayrı bir ek olarak düzenlenmiştir.
Okurun bu çok değişken yapıya hazırlıksız girmemesi için on sekiz epizodun her birinin başına “Okuma Anahtarı” başlıklı kısa bir giriş ekledim. Bu bölümler, epizotun özeti veya kesin yorumu değildir. Okura ne düşünmesi gerektiğini söylemek, Joyce'un çok anlamlı metnini tek bir açıklamaya
James Joyce'un Ulysses'i, yalnızca okunmayı bekleyen bir roman değil, okuruyla birlikte yeniden kurulan büyük bir anlam dünyasıdır. Joyce, Dublin'de geçen tek bir günün içine insanlık tarihinin, Batı edebiyatının, dinlerin, mitolojilerin, siyasal mücadelelerin, gündelik hayatın ve insan zihninin yüzyıllara yayılan belleğini yerleştirmiştir. Bir şehrin sokaklarından insan bilincinin en mahrem bölgelerine, bir kahvaltı masasından Homeros'un destanlarına, bir gazete ilanından Shakespeare'e, bir şarkı kırıntısından İrlanda tarihine uzanan bu roman, edebiyatın sınırlarını değiştiren temel eserlerden biri olmuştur. Bu çeviriyi, eserin 2 Şubat 1922'de Paris'te Shakespeare and Company tarafından yayımlanan ilk baskısını esas alarak hazırladım.
Ulysses'in güçlüğü yalnızca uzun cümlelerinden, alışılmadık kelimelerinden veya bilinç akışı tekniğinden doğmaz. Asıl güçlük, Joyce'un hemen her sözcüğe birden fazla anlam ve çağrışım yüklemesindedir. Metinde sıradan görünen bir ad, Dublin'deki küçük bir sokağa, unutulmuş bir tiyatro oyuncusuna, eski bir şarkıya, tarihî bir olaya ya da başka bir epizotta yeniden karşımıza çıkacak önemli bir bağlantıya açılabilir. Bir cümle aynı anda Homeros'a, Shakespeare'e, Kitab-ı Mukaddes'e, Katolik ayinine, İrlanda siyasetine ve sokak argosuna seslenebilir. Joyce bazen bir sözü doğru biçimiyle aktarır, bazen bilerek bozar, bazen yanlış hatırlayan bir karakterin zihninden geçirir, bazen de iki veya üç ayrı kelimeyi birleştirerek daha önce hiçbir dilde bulunmayan yeni bir sözcük üretir.
Bu yüzden Joyce'un bilinç akışı, ilk bakışta öyle görünse bile, gelişigüzel bir çağrışımlar yığını değildir. Zihnin bir görüntüden ötekine geçişi; ses, koku, renk, kelime benzerliği, kişisel hatıra, suçluluk, arzu, korku ve tarihsel bellek aracılığıyla gerçekleşir. Bloom'un, Stephen'ın ve Molly'nin düşünceleri yalnızca kendi hayatlarını anlatmaz; onların zihinlerinden mitolojik kahramanlar, din adamları, hükümdarlar, savaşlar, filozoflar, besteciler, şairler, tıp terimleri, hukuk kuralları, astronomi bilgileri, reklam sloganları, halk şarkıları ve Dublin dedikoduları da geçer.
En eğitimli okurun bile bütün bu kişi, olay, eser ve kavramlara aşina olması beklenemez. Bir klasik filoloğun Dublin'in 1904 yılındaki sokak hayatını; bir İrlanda tarihçisinin bütün Katolik ayinlerini, tıp terimlerini ve müzik göndermelerini; bir Shakespeare uzmanının Yahudi mistisizmini, at yarışı dünyasını, popüler gazete ilanlarını ve dönemin sokak argosunu aynı ölçüde bilmesi mümkün değildir. Ulysses'te tanımadığımız bir adın, çözemediğimiz bir söz oyununun ya da anlamlandıramadığımız bir göndermenin önünde durmamız okurun yetersizliğinden değil, romanın olağanüstü genişliğinden kaynaklanır.
Çeviri sırasında karşımdaki temel mesele, İngilizce sözcüklerin yerine Türkçe sözcükler koymaktan ibaret değildi. Joyce'un kurduğu çağrışım ağını, ses oyunlarını, biçim değişikliklerini, yüksek ve bayağı dil arasındaki ani geçişleri Türkçede yeniden kurmak gerekiyordu. Metni bütünüyle sadeleştirmek, Joyce'un bilinçli olarak yarattığı pürüzleri ortadan kaldırmak ve bütün bölümleri aynı rahat Türkçeyle anlatmak, romanın asli yapısını yok etmek olurdu. Bu nedenle çeviride, anlaşılabilir bir Türkçe kurmaya çalışırken Joyce'un tuhaflığını, beklenmedik sözdizimini, dilsel cesaretini ve bölümler arasındaki büyük üslup farklılıklarını korumayı amaçladım.
Çünkü Ulysses'te her bölüm yalnızca yeni bir olay değil, yeni bir anlatım biçimidir. “Sirenler” müzik gibi ilerler; sözler, sesler ve ritimler birbirine karışır. “Tepegöz” kaba meyhane anlatısıyla destan, hukuk, gazete ve kutsal metin parodileri arasında gidip gelir. “Güneşin Sığırları”nda İngiliz düzyazısının tarihsel gelişimi, doğum ve dilin doğuşu çevresinde taklit ve parodi edilir. “Kirke” bir tiyatro metnine, halüsinasyona ve bilinçdışı sahnesine dönüşür. “Eumaios” bilerek yorgun, dolambaçlı, klişeli ve yer yer beceriksiz bir düzyazıyla yazılmıştır. “İthaka” insan duygularını soru, cevap, ölçü, katalog, matematik ve ilmihal diliyle anlatır. “Penelope” ise geleneksel noktalama işaretlerini neredeyse bütünüyle terk eden sekiz büyük bilinç akışı cümlesinden oluşur. Çeviride bu sesleri tek bir anlatıcı sesine indirgemek yerine, her bölümün kendine özgü ritmini ve dilsel kişiliğini korumaya çalıştım.
Joyce'un 1922 tarihli ilk baskısında roman I, II ve III olarak üç ana kısma ayrılmıştır; bugün yaygın biçimde kullanılan Homeros kökenli on sekiz epizot adı basılı metinde başlık olarak yer almaz. Okurun eserin yapısını daha kolay izlemesi için bu baskıda söz konusu epizot adları başlıklara eklenmiş, kitabın sonundaki ULYSSES SÖZLÜĞÜ ise romanın bir parçası değil, ayrı bir ek olarak düzenlenmiştir.
Okurun bu çok değişken yapıya hazırlıksız girmemesi için on sekiz epizodun her birinin başına “Okuma Anahtarı” başlıklı kısa bir giriş ekledim. Bu bölümler, epizotun özeti veya kesin yorumu değildir. Okura ne düşünmesi gerektiğini söylemek, Joyce'un çok anlamlı metnini tek bir açıklamaya
| Taksit Sayısı | Taksit tutarı | Genel Toplam |
|---|---|---|
| Tek Çekim | 682,50 | 682,50 |